Rüzgâr

Fonda “yaprak ve rüzgâr” çalıyor. Rüzgârı ile beni yıllar öncesine, o bahçeye götüren müzik. Üzülürdüm, üç yıl önce de, beş yıl önce de üzülürdüm. O vakitler hüznün bir anlamı vardı ama. Bir başkaydı. Unutulmayı ne kadar hak ediyorsa ömrümden uçup giden o yaprak, ben onu o kadar hatırlıyorum. Kahverengi bir yaprak gibi, solgun, gösterişsiz, hafif kambur belki, belki bundan benim onu böyle mütevazi sanışım. Ani bir rüzgârla her savruluşumda, o bahçeye geri dönüyorum. Onun elleri gözlerimin önünde, kahverengi. Kahverengi bir ağaç gibi karşımda dimdik, demek ki kambur değildi. Elleri o ağacın güçlü ve zarif dalları. Bir kitabın sayfalarında geziniyor. Ben sormuşum, o sorumun cevabını arıyor. Bir ân bana yetiyor, o ân bana yetiyor, bir sevdanın gözle görülür anısı olarak. Gözle görülür ama elle tutulmaz, tutulamaz. Hiçbir zaman tutamayacağım ellerinden, dallarından. Dalları hep göğe uzayıp gidecek. Yetişemeyeceğim. Ve bir rüzgâr beni savurduğunda, hep o bahçeye düşeceğim. Başka bir ihtimal mümkün mü? O bahçede beni bir başkası beklesin, gerçekten beklesin istiyorum artık. O bahçenin duvarları ağlama duvarım olmasın. Çardaklar, güler yüzlü anılarla dolsun. Bir rüzgâr beni o bahçeye savurduğunda, daha güçlü olayım istiyorum. Uzaktan bakayım o kahverengi yaprağa. O yapraklardan bir yapraktı sadece, benim önüme düşmüştü ve tanış olmuştuk o kadar. Unutmak ne zaman Allahım? Unutmak bu dünyada mümkün olur mu?

Yorum bırakın